27/06/2023
https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=213444175359816&id=1188730472&mibextid=Nif5oz
NAMIK KEMAL’İN MEKTUPLARINDA ‘MAĞUSA’ VE ‘MAĞUSALILAR’
Dr. Osman ERCİYAS
Bilindiği üzere Namık Kemal, bir sürgün fermanıyla Mağusa’ya gönderilmişti. Mağusa’daki Namık Kemal Zindanı diye bilinen yerde otuz sekiz ay boyunca kalan şair, Kuzey Kıbrıs’ta ayrı bir iz bırakmıştır. Biz ise bu yazımızda, Namık Kemal’in Kıbrıs’a geldikten sonra ‘Mağusa ve Mağusa halkı’ üzerindeki izlenimlerini yansıttığı mektuplarını, siz okurlarımızla paylaşmayı istedik. Araştırmamızı, sizler tarafından daha rahat anlaşılması için Türkçe kelimelerle sadeleştirip yazmış bulunuyoruz.
Namık Kemal, Mağusa’ya (o zamanlarda Magosa) gönderilip orada bir kale içerisinde yaşayacağını vapurda öğrendi. Halbuki ona Lefkoşa’da ikamet edeceği söylenmişti. Aynı vapurla Akka’ya sürülmekte olan arkadaşları Menapirzade Nuri ile Bereketzade İsmail Hakkı’ya bu yeni haberi söylemedi, yolculuğun neşeli ahengini bozmadı.
9 Nisan 1873 sabahı vapur Kıbrıs’ın Tuzla (Larnaka) İskelesi’ne yanaştı. Sürgünlere bakmakla görevli Binbaşı Bahri Bey, önce yalnız çıktı, yarım saat kadar sonra gelip Namık Kemal’i aldı. Kaptan dürbünüyle Kemal’e vapurdan bakan arkadaşları birdenbire şaştılar. Kemal, bir katırın sırtında ve yedi tane atlı askerin ortasında adanın sağ tarafına gidiyordu. Sordular; bu, Mağusa yoluydu. Namık Kemal, vapura dönen Bahri Bey’le gönderdiği kağıtta Nuri’ye bunun alayını şöyle yapıyordu: ‘Birader, iş fena. Ben Magosa’ya gidiyorum. Sakın mektubumu okuyup da benim için telaş eyleme. Magosa’ya gidiyorum ama Kağıthane’ye gider gibi gidiyorum. Magosa’da nar olur; Akka’da yoksa yaz göndereyim…’(Ebüzziya-Yeni Tasvir-i Efkar, Yeni Osmanlılar Tarihi).
‘Sekiz saat sonra Magosa’ya yaklaşırken güneş batmış, hüzün veren bir sessizlik çökmüştü. Bir mezarlık ve içinde büyük bir kubbe göründü. Yanımda bulunanlardan birine kubbeyi sordum. Atpazarı Şeyhi Osman Efendi’nin mezarı dedi. Sonra ise, Magosa’nın zor hazmedilen havasından ve sürgünle buraya gelip ölenlerden bahsetti. Ayrıca, bazılarının çok sağlıklı olmasına rağmen sıtma hastalığı nedeniyle öldüğünü de kusursuzca ilave etti. Bu sözler karşısında Kemal, kendi kendine ‘dünyanın neresinde hava öldürücü değil ki burada olmasın. Birkaç yıl evvel veya birkaç yıl sonra ölmenin ne hikmeti olabilir. Altı da bir üstü de birdir yerin’ (Mısır’da ‘Matbaa-i İctihad’da basılan ‘Magosa Mektubu’ndan) demiş ve metanetini kaybetmemiştir. Hatta Mağusa kapısına erişip bir eski tahta köprüden geçtikten ve kasabaya girdikten sonra gördüğü manzara bile onu ürkütmemişti: ‘Burası terk edilmiş mezarlıklar gibi yıkık, çürük taş yığıntısından ibaret bir harabedir. Ev şeklinde olan yerlerin deliğinden deşiğinden çıkan ve fakirlik sebebiyle kuru kemikten ve yüzlerinde çürük deriden başka bir şey kalmamış olan çıplak yerlileri göz önüne alınca, kefenleriyle mahşer meydanına uğramış ölüler akla gelir. Her adımda bir taşa ve hayvancığa rastlamadan geçilmesi imkansız olan ve vaziyetleriyle sıçan yollarına meydan okuyan sokaklardan geçerek’ hükümet konağına vardılar. Oradan kışlaya götürüldü. Kendisine ayrılan zeminle beraber bir odaya girdi ki ‘eni ve uzunluğu birer karış olmak üzere tahta ile kapalı bir penceresi, bir de eğilmeden girilmesi mümkün olmayan bir kapısı’ vardı. ‘Kenardaki taş dirseği üzerine yorgana benzer bir şilte serdiler, bir tarafına çarşaf inceliğinde bir yorgan, bir tarafına şilte kalınlığında bir yastık koydular. Kapının önüne de tüfekli iki karakol diktiler’.
O gece on bir saat kadar uyuyan şair, uyanınca memurlarla eğlendi ve hatta birkaç kere alay etti ve şöyle dedi: ‘Ne için ağlayacağım? Ne için ailemi falan hatırlayarak üzüleceğim ki, ben zaten girdiğim mesleğe tüm tehlikesini düşünerek, her belasını göze alarak girmiştim’.
İstanbul’dan ayrıldığından beri gücünü yitirmeyen, dipdiri ruhu ile hiç ümitsizliğe düşmeyen Namık Kemal, anlatmaya çalıştığımız bu izlenimlerin etkisiyle Mağusa’yı sevmemekte haklıdır. Nitekim Mağusa, Namık Kemal için ‘sıkıntı cehennemi’ydi. ‘Mezar da Mağusa’dan daha iyi bir ev’di.
Mağusa’nın sıtması çok zalimdi. Namık Kemal’in dayanma gücü, yalnız bunun karşısında azalıyordu. Mağusa bataklıktı ve Kanlıdere bataklığı Mağusa’yı zehirliyordu. Bir mektubunda bu hastalığıyla ilgili Süleyman Paşa’ya şöyle diyordu: ‘Evvela otuz sekiz dereceye yakın sıcak, ikinci olarak milyon sivrisinek; üçüncü olarak her yerde ısılık mevcut olduğundan, su içmek, çamaşır değiştirmek, durmadan kaşınmak, nişadır ruhu koklamak, uyuyacak zaman ve mekan aramak, postamın mektuplarını yazmaya bile güç vakit bırakıyor’ (Süleyman Paşa’nın oğlu Sami Bey tarafından bastırılan mektuptan).
Namık Kemal, kızı Feride’ye yazdığı mektuplarda Mağusa’yı övüyordu. Mağusa sıtmalı, bir yer miymiş? Yalan. Kızına yazdığı mektuplarda Mağusa cennetti: ‘Ben burada o kadar rahattayım ki tarif edemem. Her akşam denize giriyorum. Magosa’da bir liman var, beyaz bir k*m içinde… İnsan Unkapanı’ndan Galata kadar yer gidiyor, yine deniz boğazına çıkmıyor. Hele bilsen o beyaz k*m, suyun içinde ne güzel görünüyor. Tıpkı sizin İstanbul hanımefendilerinin yaşmak altında parlayan yüzleri gibi’ (Numan Menemencioğlu’nun dosyasından).
Mağusa, Namık Kemal’in kızına yazdığı mektuplarda adeta cennetti, ama başkalarına yazdığı mektuplarda Mağusa’ydı, dünya cehennemiydi. Mağusa toprakta çıbandı: ‘Pencerelerden bakıp da çöller dolusu harabelerini, dağlar parçalanmışçasına taş yığınlarını gördükçe kıyametin habercisi İsrafil’in Sur’u çalınmış fakat ben işitmemişim sanıyorum. Kalenin içi mezarlarla dolmuş, fakat isimlerine ev diyorlar. Ara sıra deliğinden deşiğinden adamlar çıkıyor ki yüzlerinin hali çürümeye yüz tutmuş ölüden, elbiselerinin şekli ise, yarı yırtılmış kefenden ayırt edilemiyor. Mücahit varsa buranın halkıdır. Çünkü havasından dört tarafa yeni silahların sesi kadar öldürücü hastalıklar dağılıyor. Hatta içlerinden en hafifi olan sıtma bile insanı şeşhane kurşunu kadar süratli öldürüyor. Günlük gıdalarını birkaç arpa ekmeğine kadar indirmişler Hatta arpanın kilesi otuz beş kuruşa kadar satıldığından çoğu onu da bulamıyor. Mübarek Ramazan’da keçi eti ile taşla undan oluşan bir siyah ekmek ve lezzette Ebucehil karpuzuna yakın biraz patlıcan ve bamya; bu ikisinden başka bir şey görmedim’ (Mısır’da Matbaa-i İctihad’da basılan ‘Magosa Mektubu’ndan); (Artan 1964).
Zindan duvarları onu dışarıdaki hayata bırakmıyordu ama onun da bir muhiti olmuştu. Ailesi yanında değildi. Her gün bol bol yazıyor, yazıyordu. O kadar çok yazıyordu ki basılsa ‘Evrak-ı Perişan’dan çok tutardı. Mağusa limanının temizlenmesi hakkında Kıbrıs mutasarrıfının ağzından sadrazama tasarı bile yazmıştı. Başta Kıbrıs mutasarrıfları olmak üzere bütün memurlar ona dosttular; tabi gizli olarak.
Onun bu gizli dostlarına karşılık gizli, isimsiz düşmanları da vardı. Mağusa’daki gizli düşmanlar ona iftira ediyorlardı. Namık Kemal, bu iftiraları öğrenince yegane düşkünlüğü olan içkiye kendini büsbütün kaptırıyor, bu iftiraları yapanları Mağusa’nın Kanlıdere bataklığından daha korkunç görüyordu. Mağusalılar’dan bazılarının yaptığı bu iftiraların korkunçluğu karşısında o, bütün Mağusalılar’ı simsiyah görüyordu.
Mağusa’da tatlı şeyler de vardı. Dostlarına yazdığı mektuplar bu eğlencelerdendi. Bir de saat meselesi vardı. İstanbul’dan saatler ve hediyeler getirten Kemal, bunları sevdiklerine dağıtırdı. Veliaht V. Murat Efendi padişah olunca, Namık Kemal’e Türkçe bir telgraf ve 30 Mayıs 1876 tarihli Fransızca bir mektup geldi. Sürgüne gidenler affedilmiş, bu sıkıntılı günler sona ermişti. Telgraf ve mektup bu sevinçli haberi müjdeliyordu. Birkaç gün sonra Loyid vapuru Mağusa’nın Tuzla İskelesi’ne yanaştı. Aynı vapurda Kemal’in yüzünden Akka’da üç yıl iki ay kale mahk*mu olan Nuri ile İsmail Hakkı da vardı. Tuzla’dan kalkan vapur üç arkadaşı İstanbul’a götürürken otuz sekiz aylık tatlı ve acı hatıraların perdesi kapanıyordu.