kıbrıs turu

kıbrıs turu ERCAN HAVAALANIN'DAN KKTC DEKİ BÜTÜN OTELLERE TRASFER VE KKTC GENELİN'DE KÜLTÜR TURLARI VE ÖZEL İLGİ TURLARI..YAPILIR...0533 863 7715
[email protected]

https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=213444175359816&id=1188730472&mibextid=Nif5oz
27/06/2023

https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=213444175359816&id=1188730472&mibextid=Nif5oz

NAMIK KEMAL’İN MEKTUPLARINDA ‘MAĞUSA’ VE ‘MAĞUSALILAR’
Dr. Osman ERCİYAS
Bilindiği üzere Namık Kemal, bir sürgün fermanıyla Mağusa’ya gönderilmişti. Mağusa’daki Namık Kemal Zindanı diye bilinen yerde otuz sekiz ay boyunca kalan şair, Kuzey Kıbrıs’ta ayrı bir iz bırakmıştır. Biz ise bu yazımızda, Namık Kemal’in Kıbrıs’a geldikten sonra ‘Mağusa ve Mağusa halkı’ üzerindeki izlenimlerini yansıttığı mektuplarını, siz okurlarımızla paylaşmayı istedik. Araştırmamızı, sizler tarafından daha rahat anlaşılması için Türkçe kelimelerle sadeleştirip yazmış bulunuyoruz.
Namık Kemal, Mağusa’ya (o zamanlarda Magosa) gönderilip orada bir kale içerisinde yaşayacağını vapurda öğrendi. Halbuki ona Lefkoşa’da ikamet edeceği söylenmişti. Aynı vapurla Akka’ya sürülmekte olan arkadaşları Menapirzade Nuri ile Bereketzade İsmail Hakkı’ya bu yeni haberi söylemedi, yolculuğun neşeli ahengini bozmadı.
9 Nisan 1873 sabahı vapur Kıbrıs’ın Tuzla (Larnaka) İskelesi’ne yanaştı. Sürgünlere bakmakla görevli Binbaşı Bahri Bey, önce yalnız çıktı, yarım saat kadar sonra gelip Namık Kemal’i aldı. Kaptan dürbünüyle Kemal’e vapurdan bakan arkadaşları birdenbire şaştılar. Kemal, bir katırın sırtında ve yedi tane atlı askerin ortasında adanın sağ tarafına gidiyordu. Sordular; bu, Mağusa yoluydu. Namık Kemal, vapura dönen Bahri Bey’le gönderdiği kağıtta Nuri’ye bunun alayını şöyle yapıyordu: ‘Birader, iş fena. Ben Magosa’ya gidiyorum. Sakın mektubumu okuyup da benim için telaş eyleme. Magosa’ya gidiyorum ama Kağıthane’ye gider gibi gidiyorum. Magosa’da nar olur; Akka’da yoksa yaz göndereyim…’(Ebüzziya-Yeni Tasvir-i Efkar, Yeni Osmanlılar Tarihi).
‘Sekiz saat sonra Magosa’ya yaklaşırken güneş batmış, hüzün veren bir sessizlik çökmüştü. Bir mezarlık ve içinde büyük bir kubbe göründü. Yanımda bulunanlardan birine kubbeyi sordum. Atpazarı Şeyhi Osman Efendi’nin mezarı dedi. Sonra ise, Magosa’nın zor hazmedilen havasından ve sürgünle buraya gelip ölenlerden bahsetti. Ayrıca, bazılarının çok sağlıklı olmasına rağmen sıtma hastalığı nedeniyle öldüğünü de kusursuzca ilave etti. Bu sözler karşısında Kemal, kendi kendine ‘dünyanın neresinde hava öldürücü değil ki burada olmasın. Birkaç yıl evvel veya birkaç yıl sonra ölmenin ne hikmeti olabilir. Altı da bir üstü de birdir yerin’ (Mısır’da ‘Matbaa-i İctihad’da basılan ‘Magosa Mektubu’ndan) demiş ve metanetini kaybetmemiştir. Hatta Mağusa kapısına erişip bir eski tahta köprüden geçtikten ve kasabaya girdikten sonra gördüğü manzara bile onu ürkütmemişti: ‘Burası terk edilmiş mezarlıklar gibi yıkık, çürük taş yığıntısından ibaret bir harabedir. Ev şeklinde olan yerlerin deliğinden deşiğinden çıkan ve fakirlik sebebiyle kuru kemikten ve yüzlerinde çürük deriden başka bir şey kalmamış olan çıplak yerlileri göz önüne alınca, kefenleriyle mahşer meydanına uğramış ölüler akla gelir. Her adımda bir taşa ve hayvancığa rastlamadan geçilmesi imkansız olan ve vaziyetleriyle sıçan yollarına meydan okuyan sokaklardan geçerek’ hükümet konağına vardılar. Oradan kışlaya götürüldü. Kendisine ayrılan zeminle beraber bir odaya girdi ki ‘eni ve uzunluğu birer karış olmak üzere tahta ile kapalı bir penceresi, bir de eğilmeden girilmesi mümkün olmayan bir kapısı’ vardı. ‘Kenardaki taş dirseği üzerine yorgana benzer bir şilte serdiler, bir tarafına çarşaf inceliğinde bir yorgan, bir tarafına şilte kalınlığında bir yastık koydular. Kapının önüne de tüfekli iki karakol diktiler’.
O gece on bir saat kadar uyuyan şair, uyanınca memurlarla eğlendi ve hatta birkaç kere alay etti ve şöyle dedi: ‘Ne için ağlayacağım? Ne için ailemi falan hatırlayarak üzüleceğim ki, ben zaten girdiğim mesleğe tüm tehlikesini düşünerek, her belasını göze alarak girmiştim’.
İstanbul’dan ayrıldığından beri gücünü yitirmeyen, dipdiri ruhu ile hiç ümitsizliğe düşmeyen Namık Kemal, anlatmaya çalıştığımız bu izlenimlerin etkisiyle Mağusa’yı sevmemekte haklıdır. Nitekim Mağusa, Namık Kemal için ‘sıkıntı cehennemi’ydi. ‘Mezar da Mağusa’dan daha iyi bir ev’di.
Mağusa’nın sıtması çok zalimdi. Namık Kemal’in dayanma gücü, yalnız bunun karşısında azalıyordu. Mağusa bataklıktı ve Kanlıdere bataklığı Mağusa’yı zehirliyordu. Bir mektubunda bu hastalığıyla ilgili Süleyman Paşa’ya şöyle diyordu: ‘Evvela otuz sekiz dereceye yakın sıcak, ikinci olarak milyon sivrisinek; üçüncü olarak her yerde ısılık mevcut olduğundan, su içmek, çamaşır değiştirmek, durmadan kaşınmak, nişadır ruhu koklamak, uyuyacak zaman ve mekan aramak, postamın mektuplarını yazmaya bile güç vakit bırakıyor’ (Süleyman Paşa’nın oğlu Sami Bey tarafından bastırılan mektuptan).
Namık Kemal, kızı Feride’ye yazdığı mektuplarda Mağusa’yı övüyordu. Mağusa sıtmalı, bir yer miymiş? Yalan. Kızına yazdığı mektuplarda Mağusa cennetti: ‘Ben burada o kadar rahattayım ki tarif edemem. Her akşam denize giriyorum. Magosa’da bir liman var, beyaz bir k*m içinde… İnsan Unkapanı’ndan Galata kadar yer gidiyor, yine deniz boğazına çıkmıyor. Hele bilsen o beyaz k*m, suyun içinde ne güzel görünüyor. Tıpkı sizin İstanbul hanımefendilerinin yaşmak altında parlayan yüzleri gibi’ (Numan Menemencioğlu’nun dosyasından).
Mağusa, Namık Kemal’in kızına yazdığı mektuplarda adeta cennetti, ama başkalarına yazdığı mektuplarda Mağusa’ydı, dünya cehennemiydi. Mağusa toprakta çıbandı: ‘Pencerelerden bakıp da çöller dolusu harabelerini, dağlar parçalanmışçasına taş yığınlarını gördükçe kıyametin habercisi İsrafil’in Sur’u çalınmış fakat ben işitmemişim sanıyorum. Kalenin içi mezarlarla dolmuş, fakat isimlerine ev diyorlar. Ara sıra deliğinden deşiğinden adamlar çıkıyor ki yüzlerinin hali çürümeye yüz tutmuş ölüden, elbiselerinin şekli ise, yarı yırtılmış kefenden ayırt edilemiyor. Mücahit varsa buranın halkıdır. Çünkü havasından dört tarafa yeni silahların sesi kadar öldürücü hastalıklar dağılıyor. Hatta içlerinden en hafifi olan sıtma bile insanı şeşhane kurşunu kadar süratli öldürüyor. Günlük gıdalarını birkaç arpa ekmeğine kadar indirmişler Hatta arpanın kilesi otuz beş kuruşa kadar satıldığından çoğu onu da bulamıyor. Mübarek Ramazan’da keçi eti ile taşla undan oluşan bir siyah ekmek ve lezzette Ebucehil karpuzuna yakın biraz patlıcan ve bamya; bu ikisinden başka bir şey görmedim’ (Mısır’da Matbaa-i İctihad’da basılan ‘Magosa Mektubu’ndan); (Artan 1964).
Zindan duvarları onu dışarıdaki hayata bırakmıyordu ama onun da bir muhiti olmuştu. Ailesi yanında değildi. Her gün bol bol yazıyor, yazıyordu. O kadar çok yazıyordu ki basılsa ‘Evrak-ı Perişan’dan çok tutardı. Mağusa limanının temizlenmesi hakkında Kıbrıs mutasarrıfının ağzından sadrazama tasarı bile yazmıştı. Başta Kıbrıs mutasarrıfları olmak üzere bütün memurlar ona dosttular; tabi gizli olarak.
Onun bu gizli dostlarına karşılık gizli, isimsiz düşmanları da vardı. Mağusa’daki gizli düşmanlar ona iftira ediyorlardı. Namık Kemal, bu iftiraları öğrenince yegane düşkünlüğü olan içkiye kendini büsbütün kaptırıyor, bu iftiraları yapanları Mağusa’nın Kanlıdere bataklığından daha korkunç görüyordu. Mağusalılar’dan bazılarının yaptığı bu iftiraların korkunçluğu karşısında o, bütün Mağusalılar’ı simsiyah görüyordu.
Mağusa’da tatlı şeyler de vardı. Dostlarına yazdığı mektuplar bu eğlencelerdendi. Bir de saat meselesi vardı. İstanbul’dan saatler ve hediyeler getirten Kemal, bunları sevdiklerine dağıtırdı. Veliaht V. Murat Efendi padişah olunca, Namık Kemal’e Türkçe bir telgraf ve 30 Mayıs 1876 tarihli Fransızca bir mektup geldi. Sürgüne gidenler affedilmiş, bu sıkıntılı günler sona ermişti. Telgraf ve mektup bu sevinçli haberi müjdeliyordu. Birkaç gün sonra Loyid vapuru Mağusa’nın Tuzla İskelesi’ne yanaştı. Aynı vapurda Kemal’in yüzünden Akka’da üç yıl iki ay kale mahk*mu olan Nuri ile İsmail Hakkı da vardı. Tuzla’dan kalkan vapur üç arkadaşı İstanbul’a götürürken otuz sekiz aylık tatlı ve acı hatıraların perdesi kapanıyordu.

Kıbrıs adası, dünyada jeolojinin, bir yerin doğal çevresi ve sosyo-ekonomik ve ilk çağlarda olduğu kadar modern çağlarda...
17/04/2023

Kıbrıs adası, dünyada jeolojinin, bir yerin doğal çevresi ve sosyo-ekonomik ve ilk çağlarda olduğu kadar modern çağlarda da tarihsel evriminde en önemli faktör olduğu birkaç yerden biridir. Ada, eşsiz ve karmaşık jeolojik olaylar sonucunda oluşmuş ve bu özelliğiyle uluslararası bir coğrafik vitrin olmuştur.[2]

Kıbrıs Adası, girintili çıkıntılı yapısı ve 782 km uzunluğundaki sahilleriyle kendine has bir jeolojik yapıya sahiptir. Kıbrıs 35º kuzey paraleli ve 35º doğu meridyeni üzerinde yer alır. Ada kuzeyinde Kormakiti Yarımadası’ndan başlayarak Karpas Yarımadası’na doğru uzanan ve en yüksek zirveleri 1000 metreyi nadiren aşan Girne ve Karpas Dağları, güneyinde Trodos Dağları ve bunlar arasında 100 km uzunluğunda, 10–15 km genişliğinde bir alçak sahadan meydana gelir. Adanın doğuda ve batıda uç noktalarını oluşturan Andreas ve Drepe burunları arası 227 km ve güney ve kuzey istikametindeki uç noktaları olan Gata ve Kormakiti burunları arası 97 km’dir. Ada, yapı ve yeryüzü şekilleri ile Anadolu’nun Toros sistemi içinde kabul edilir. Hatay’daki dağ ve ovalar 130 km güney batıda, Kıbrıs’ta deniz seviyesi üzerine çıkarak aynı özelliklerle devam eder. Derinliği birkaç yüz metrelik bir denizaltı platformu ile Anadolu’ya bağlı olan adanın temeli batıda ve güneyde 2000 metreden daha derin denizaltı çukurlarıyla çevrilmiştir.

Kıbrıs Adası’nda yer alan Trodos dağı, karışık bir jeolojik oluşum ile deniz seviyesinin 8000 metre altında ve 2000 metre göğe doğru uzanan 90 milyon yıllık okyanus kabuğu ofyolit (ophiolit) dilimidir. Yakın dönemlerde jeologlar, çam kaplı Trodos Dağları’nın tam bir okyanus litosferinin enine kesitini gösterdiğini ortaya çıkardılar. Trodos masifleri dünyadaki az deforme olmuş ofyolitlerinden biridir ve onun kademeli yükseltmeler sonucu oluşan eşsiz tepe yapısı onun karmaşık tabaka yapısı üzerinde araştırma yapılmasını ve örnek alınmasını kolaylaştırır. Trodos ofyolitinin doğası ve onun bol mineral deposu yoğun şekilde araştırıldı ve okyanus litosferi yapısı, şekil değiştirmesi, yerleşmesi, metalürjisi olduğu kadar kökeni ve dünyanın diğer bölgelerindeki ofyolit yapılarının evriminin ve genelde dünyanın jeolojik evriminin anlaşılmasında çok önemli rolü oldu.[3]

Bu coğrafik özellikleri ve yeryüzü şekillerinden dolayı Kıbrıs Adası, tarıma elverişli bir iklim yapısına sahiptir. Ada, yazları sıcak ve kurak, kışları ise ılık ve yağışlı geçer. Yağışlar alçak bölgelerde yıllık 300 mm iken Trodos dağlarında yıllık 1000 mm’dir ve adaya su sağlar. Adadaki tabiatın bu özelliği, birçok sebze ve meyve çeşidinin hatta tropik muz ve avokado yanında soğuk iklimlerde yetişen elma ve kiraz’ın da bu adada yetişmesine imkân sağlar. Özellikle Kuzey Kıbrıs bölgesi tarımsal verimlilik açısından bu sebze ve meyve çeşitliliğinin en güzel örneklerini sunar. Kıyı bölgesindeki narenciye ağaçlıkları dağlık bölgelere doğru uzanan zeytin ve Keçiboynuzu (Harnup) ağaçları tarımsal çeşitlilik ve gelir kaynakları sağlamak açısından önemlidir. Tarihsel olarak da Kıbrıs bir tarım ülkesidir. Adanın ormanları, tarım üretimi, doğal güzellikleri Kıbrıs’ı yaşamak için çekici bir yer haline getirmiştir. Adada en büyük endüstri tarımdır ve Kuzey Kıbrıs da bu geçerlidir. Kuzey Kıbrıs’ta tarım iki türlü yapılmaktadır. Yağmura dayalı veya kuru toprak tarımı ile tahıl ürünleri, hayvan yemi saman, tütün, zeytin, keçiboynuzu, badem ve şaraplık üzüm yetiştirilir. Sulama tarım ile narenciye, kışın yaprakları dökülen ağaçların meyveleri, patates, sebze, sofralık üzüm ve muz yetiştirilir. Kuzey Kıbrıs’ta 1,5 milyon zeytin ağacı vardır ve sadece birkaçı bahçede yetiştirilmektedir. Süs bitkisi olarak yetiştirilen ağaçlar bütün Kuzey Kıbrıs’ta özellikle kıyı kesimlerinde keçiboynuzu ve diğer ağaç türleriyle birlikte görülür.

Kuzey Kıbrıs, şarap üreticiliği konusunda da önemli bir geçmişe sahiptir ve tahıldan sonra en önemli üreticiliği şarap konusundadır. Özellikle Karpaz bölgesi ve Girne’deki dağlık bölge şarap üreticiliği konusunda meşhurdur. Kara üzüm ve az ölçüde de beyaz üzüm yetiştirilir. Bu üzümler genellikle şarap üretimi için kullanıldığı gibi kurutulmuş üzüm olarak ve alkol üretiminde de büyük ölçüde kullanılır. Şarap üretimi genellikle köylerde ve modern cihazlara sahip olan kooperatiflerce yapılır. Sofralık üzüm de aşağı bölgelerde yetiştirilir ve ihraç için yetiştirilen sultana üzümleri en başta yer alır.[4] Eşsiz tabii çevre, mineral zenginlik ve stratejik coğrafi konumu adanın tarihsel ve kültürel evrimindeki en önemli faktörlerdir. Öte yandan genel olarak Kıbrıs adası ilkçağ’ın başlangıcında kesif ormanlarla kaplı olduğu, fakat bakır ve gümüş madenlerinin işletilmesi, gemi inşaatı ve Mısır gibi ormanları olmayan ülkelere yapılan odun ihracatı yüzünden ormanlarının büyük tahribata uğradığı bilinmektedir.

Bugün de adada verimli tabii özellikler var olmakla birlikte küresel ısınma sonucu değişen iklim dengeleri ve yağışların azlığı ve adalıların çevre bilincinin yetersiz oluşundan dolayı su sorunu yakın gelecekte verimliliği etkileyecek gibi görünmektedir.[5]



KAYNAKLAR:

[1] Osmanlı İdaresinde Kıbrıs (Nüfusu-Arazi Dağılımı ve Türk Vakıfları), Ankara; T.C. Başbakanlık Yayınları, 2000, s.4–5.

[2] Monuments and Sites Cyprus, Cyprus; National Committee of ICOMOS, 1996, s.3–5.

[3] Monuments and Sites, s.3-5.

[4] North Cyprus Almanack, Kemal Rüstem (ed.) ve diğerleri, London; K.Rustem &Brother 1987, s.86.

[5] North Cyprus Almanack, s.83–86; Monuments and Cites,s.3–5; Osmanlı İdaresinde Kıbrıs, s.3–4.

Webtekno: Narcos Dizisindeki Pablo Escobar’ın Evini Aratmayan Kıbrıs’taki Mavi Köşk'ün Gizemlerle Dolu Karanlık Hikayesi...
17/10/2022

Webtekno: Narcos Dizisindeki Pablo Escobar’ın Evini Aratmayan Kıbrıs’taki Mavi Köşk'ün Gizemlerle Dolu Karanlık Hikayesi.

Avukat olarak gizlenen silah kaçakçısı Paulo Paolides’in sırlarla dolu evi Kıbrıs Mavi Köşk’ün hikayesi mafya tarihini gözler önüne seriyor.

25/11/2019

KORSAN YATAĞI BİR ADA

Akdeniz, Kanuni Süleyman zamanında tamamen bir Türk gölü haline gelmişti ama Kıbrıs'ı bir türlü alamamıştık. Kıbrıs, o zamanların İtalya'sının en kuvvetli devleti olan Venedik'in elindeydi ve bir yağma ve talan merkezi halini almıştı. Venedikli askerler korsanlık ediyor, Akdeniz'in doğusunda seyreden ticaret gemilerine saldırıyor, hatta İstanbul sarayına mal götüren tekneleri bile yağmalamaktan çekinmiyorlardı.

Zamanın hükümdarı İkinci Selim, 1570'in 15 Mayıs'ında, Kıbrıs'a sefer açılmasını emretti. Şeyhülislam Ebussuud Efendi de bir fetva verdi ve adanın alınmasının dini bir görev olduğunu, zira Kıbrıs'ın İslamiyet'in ilk senelerinde Müslümanların eline geçtiğini ama sonraki asırlarda kaybedildiğini, dolayısıyla da İslam dünyasının en büyük gücü olan Türklere ait olması gerektiğini söyledi. Şeyhülislam'ın en önemli gerekçesi, adayı elinde bulunduran İtalyanlar'ın Akdeniz'i haraca kesmeleriydi.

Padişah'ın Kıbrıs'ı fethetmekle vazifelendirdiği Lala Mustafa Paşa, Barbaros Hayreddin'in Beşiktaş'taki türbesinde dualar edip kurbanlar kestikten sonra askerleriyle beraber denize açıldı. Donanma 1 Temmuz günü Limasol'a demirledi ve ertesi gün karaya asker çıkartıldı. Mustafa Paşa, Lefkoşa ve Girne kalelerinin alınması halinde adadaki Venedik askerlerinin dayanamayacaklarını düşünüyordu ve kaleleri hemen kuşattı. Her iki kale de düştü ama Magosa'da Amiral Marco Antonio Bragadino'nun k*mandasındaki Venedik kuvvetleri direnmeye devam ettiler.

ZİNDANDAKİ HACILAR

Magosa kalesinin fethi ve Kıbrıs'ın tam olarak elimize geçmesi ancak bir sene sonra, 1571'in 1 Ağustos'unda mümkün olabildi. Amiral Bragadino 30 Temmuz günü beyaz bayrak çekip teslim şartlarını görüşmek istedi ve hemen bir anlaşmaya varıldı. Venedik askerleri Kıbrıs'ı terk ettikleri takdirde esir edilmeyecek, Türk gemileriyle o devirde Venedik'in elinde bulunan bir başka adaya, Girit'e götürüleceklerdi. Amiral Marco Antonio Bragadino ile on adet yüksek rütbeli subay da serbest kalacak ve atlarıyla beraber Kıbrıs'tan ayrılabileceklerdi. Lala Mustafa Paşa'nın bütün bunlara karşılık tek bir isteği vardı: Magosa Kalesi'nde tutulan ve kuşatmadan önce Venedikli korsanlar tarafından esir alınmış olan 50 Türk esirin hiçbir zarar görmemesi... Esirlerin çoğu hacdan gemiyle dönen yaşlı insanlardı ve aylardan beri zindanda oldukları söyleniyordu.

Teslim belgeleri imzalandı ve Venedikliler 1 Ağustos günü kaleyi Türklere teslim ettiler. İtalyan tarihinin en utanç verici hadiselerinden biri de işte o gün ortaya çıktı.

Amiral Marco Antonio Bragadino, maiyetiyle beraber Lala Mustafa Paşa'nın çadırına getirildi. Paşa, teslim olan Amiral'i askeri törenle karşıladı, uğradığı yenilginin üzüntüsünü hafifletmek için elinden geleni yaptı ve iltifatlarda bulundu. Venedikli askerler Girit'e gitmek üzere Türk gemilerine bindirilmişlerdi ve yola çıkmaları için teslim anlaşmasının son şartının, kalede esir tutulan Türklerin teslimi gerekiyordu.

ASKERDEĞİL KASAP

Mustafa Paşa, esirler konusundan önce bir başka istekte bulundu ve Amiral Bragadino'dan yüksek rütbeli Venedikli bir k*mandanın Kıbrıs'ta rehin bırakılmasını istedi. ‘‘Gidebilmeniz için size dünya kadar gemi tahsis ettik. Denizde her taraf Venedik gemileriyle kaynıyor. Bizim gemilerin Kıbrıs'a dönmesine kadar sizin beylerden biri burada rehin kalsın’’ dedi ama Amiral'in cevabı ‘‘Bizden bey değil, tek bir köpek bile alamazsın’’ oldu.

Paşa, Bragadino'nun cevabını moralinin bozukluğuna verdi, duymamış gibi yaptı ve teslim anlaşmasının son şartının, Türk esirlerin teslimini istedi. Amiral, bu defa herkesin kanını donduran bir söz etti: ‘‘Onların tamamı benim esirim değildi, askerlerime aitti, anlaşmanın yapıldığı gece hepsi öldürüldü.’’

Mustafa Paşa, bu cevaba rağmen gene de hiddetlenmedi, sakin bir şekilde ‘‘Ya sende olan esirleri ne yaptın?’’ diye sordu ve Baragadino kılını bile kıpırdatmadan ‘‘Adamlarım kendi esirlerini öldürünce ben de benim esirlerimi öldürdüm’’ deyiverdi.

Türk tarafı, işte bu cevaptan sonra çileden çıktı. Paşa, ‘‘Esirlerin öldürülmüş olması, teslim anlaşmasının bozulmuş olması demektir’’ dedi ve karşılık olarak önce Bragadino'nun yanındaki Venedikli k*mandanları idam ettirdi. Sonra Girit'e doğru yola çıkmayı bekleyen Venedikli askerlerin tamamını gemilerden indirtti ve hepsini esir olarak kaleye hapsettirdi. Derken, Türk esirlerin nasıl öldürüldüklerini soruşturdu ve Bragadino'nun da aynı işkencelere uğramasını emretti.

Amiral, Türk esirleri öldürmeden önce kulaklarıyla burunlarını kestirmiş, o vaziyette toprak taşıtmış ve en nihayet derilerini yüzdürmüştü. Dolayısıyla onun da kulakları ve burnu kesildi. Sonra esirlere taktırdığı zincirlerden biri bileklerine geçirildi ve Türklere toprak taşıttığı yere götürülüp aynı iş bu defa ona yaptırıldı. Lala Mustafa Paşa, birkaç gün sonra ‘‘Káfir, Müslümanların canını nasıl aldıysa o da aynı şekilde canından ola’’ buyurdu ve celládlar esirlerin öldürüldüğü yerde Amiral Bragadino'nun diri diri derisini yüzdüler. Paşa bu kadarla da yetinmedi ve Bragadino'nun yüzülmüş derisini Venedik'e, ailesine gönderdi. Amiral'in kardeşi, Bragadino'nun cesedini Venedik'e getirtebilmek için senelerce uğraşacak, nihayet başaracak ve amiralin kemikleri Venedik'teki Aziz Giovanni ve Paolo Kilisesi'nde bir láhde konacaktı.

BİZ SUÇLU OLDUK

Magosa'daki hadisede biz sonuna kadar haklıydık ama Avrupa bizi haksız çıkardı. Bragadino'nun yaptıklarından Batı'da tek kelimeyle bile bahsedilmedi, masum esirleri öldürtmesi tarih kitaplarına bir satırla olsun geçmedi ve kabahat bizim üzerimize kaldı; iş döndü, dolaştı ve ‘‘Barbar Türkler, teslim olan Venedikli General'in derisini yüzdüler’’ halini aldı.

Amiral Bragadino'nun derisiyle kemikleri şimdi Venedik'teki kilisede özenle muhafaza ediliyor ve masum esirlerin katiline ‘‘aziz’’ muamelesi yapılıyor.

13/11/2019

Tarihi Perspektif

Kıbrıs Adası Doğu ve Batının kesişme noktasındadır. Stratejik konumu nedeniyle tarih boyunca birçok medeniyet tarafından istila edilip yönetilmiştir. – Ada Asurlular, Mısırlılar, Persler, Romalılar, Araplar, Tapınak Şövalyeleri, Lüzinyanlar, Venedikliler, Osmanlı İmparatorluğu olarak 1571’den 1878’e Türkler ve 1878’den 1959’a kadar Birleşik Krallık tarafından yönetilmiştir.
Osmanlı yönetiminde Rum Ortodoks inancı iade edilmiş ve Başpiskopos Ada’daki Rum Ortodoksların lideri olarak kabul görmüştür.
1821’deki Yunan Bağımsızlık Savaşıyla Kıbrıs’ta Rum-Yunan Milliyetçiliği yükselişe geçmiş ve Megali İdea olarak bilinen Elenizm’i tekrar canlandırma fikri başlatılmıştır.
1878 Kıbrıs Konvansiyonu tahtında Ada Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası kalmakla birlikte Birleşik Krallık yönetimine geçmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşına katılınca 1914 tarihinde Kıbrıs Birleşik Krallık tarafından ilhak edilmiştir.
1925’te Kıbrıs resmen Birleşik Krallık, Kraliyet Kolonisi deklare edilmiştir. 1931 tarihinde Kıbrıslı Rumlar Ada’daki Birleşik Krallık mevcudiyetine karşı ayaklanmış, 15 Ocak 1950 tarihinde Rum Ortodoks Kilisesi Ada’nın Yunanistan tarafından ilhakı hususunda plebisit düzenlemiş ve 1 Nisan 1955’te Kıbrıslı Rumlar Yunanistan ile işbirliği içerisinde bu hedef doğrultusunda silahlı mücadele kampanyası başlatmıştır.
Kıbrıs Rum terörist organizasyonu EOKA şiddet olaylarında bulunarak Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı için ENOSİS’i önplana çıkarmıştır. Kıbrıslı Rumlar’ın ENOSIS istenci Ada’nın Yunanistan’a ilhakı fikrine karşı çıkan Kıbrıs Türkleri tarafından reddedilmiştir.
1959 itibariyla Ada’daki durum Birleşik Krallık için de dayanılmaz bir hal almıştır. 1959’da Londra ve Zürih Antlaşmalarıyla bir uzlaşı sağlanmış ve 1960’da Kıbrıs Cumhuriyeti Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumların ortaklığı esasında iki uluslu bir devlet olarak kurulmuştur. Bu uzlaşıyla Ada bağımsızlığını kazanabilmiş aynı zamanda Birleşik Krallık da iki askeri egemen üs elde edebilmiştir.
1960 Cumhuriyeti iki toplumlu bir Ortaklık Devleti olarak Ada’nın siyasi eşitliği olan Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum halklarını yeni Cumhuriyetin Kurucu Ortakları olarak tanımıştır. 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Anayasası esasen fonksiyonel bir Federasyon için tasarlanmıştır. Doğumlar, ölümler, evlilikler, okullar, futbol kulüpleri, çöp toplama ve Belediye vergileri gibi toplumsal işlevler her toplumun yerel idareleri tarafından ayrı olarak ifa edilmiştir. Uluslararası düzeyde 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tek hukuki kimliği söz konusu olmuş ve BM’ne üye olunmuştur.
Ne yazık ki, 1960 Ortaklık Cumhuriyeti sadece üç kısa yıl sürebilmiştir. Ada’nın Yunanistan’a ilhakını öngören ve BM belgesi olarak da (A/33/115) yayınlanan Akritas Planı Rumlar tarafından terkedilmemiştir. Dolayısıyla, Kıbrıslı Rumlar Kıbrıslı Türkler açısından kendilerini eşit ortak statüden bir azınlığa indirgeyen Anayasal tadilatlar yapılması teklifinde bulunmuştur.
Anayasa ve diğer iki toplumlu konulardaki anlaşmazlık birçok Kıbrıslı Türk sivilin hayatını kaybettiği 1963’ün trajik olaylarına neden olmuştur. Bu noktada Kıbrıslı Rumlar silah zoruyla 1960 Ortaklık Cumhuriyetini gaspederek Kıbrıslı Türkleri tüm devlet organlarından dışlamış ve Anayasaya aykırı olarak Anayasanın temel hükümlerini tek taraflı olarak değiştirmiştir.
Bunun neticesinde Başkent Lefkoşa’da nüfusun fiziki olarak ayrılığı Yeşil Hat ile belirlenmiştir. Hüküm süren iki toplumlu çatışma Mart 1964’de BM’nin Kıbrıs’a BM Barış Gücü göndermesini gerektirmiştir. Kıbrıs Rum saldırıları karşısında hayatta kalan Kıbrıslı Türkler Ada yüzölçümünün %3’üne tekabül eden küçük yerleşim bölgelerine sığınmak durumunda kalmışlardır.
1963’den bu yana Ada’da Kıbrıs’ın bütününü temsil edecek ortak merkezi bir idare bulunmamaktadır. Kıbrıs Rum tarafı “Kıbrıs Hükümeti” olduğunu iddia etmekle birlikte Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar 1963’den beri kendilerini ayrı olarak idare etmişlerdir. 1960 Ortaklık Cumhuriyeti’nden dışlanmalarından itibaren Kıbrıslı Türkler kendilerini yönetmek ve halkının günlük işlevlerini düzenlemek adına bir takım idari mekanizmalar tesis etmiştir. Önce, 27 Aralık 1967’ye kadar görev yapan Genel Komiteyi kurmuşlardır. Bilahare, ihtiyati Kıbrıs Türk Yönetimi adı altında yeni bir idare tesis edilmiştir. Daha sonra, 21 Aralık 1971’de Kıbrıslı Türkler “ihtiyati” kelimesini kaldırarak yönetimlerini Kıbrıs Türk Yönetimi olarak adlandırmıştır. Kıbrıslı Türkler için 1963 ve 1974 arasındaki dönem yoksulluk, izolasyon, ulaşım sıkıntısı, korku ve güvensizlik dönemi olmuştur.
15 Temmuz 1974’te ENOSİS’in hemen hayata geçirilmesi hedefiyle Yunanistan’daki cunta Kıbrıslı Rum EOKA unsurlarıyla işbirliği içerisinde Kıbrıs’ta bir darbe gerçekleştirmiştir. Ada’da daha fazla kan dökülmesi tehlikesi karşısında Türkiye 1960 Garanti Anlaşmasının 4. maddesine dayanarak askeri müdahalede bulunmuştur. Türkiye’nin müdahalesi Ada’da daha fazla şiddet ve can kaybına engel olmakla kalmamış aynı zamanda Ada’nın Yunanistan’a ilhak edilmesine engel teşkil etmiştir.
Başpiskopos Makarios bile 19 Temmuz 1974 tarihinde Güvenlik Konseyine yaptığı konuşmada kayda geçerek darbenin Atina’daki askeri rejim tarafından organize edildiğini ve Rum Milli Muhafız Ordusunda görev yapan Yunan subaylarınca yürütüldüğünü söylemiştir. Makarios 15 Temmuz 1974 tarihinde Yunanistan’ın Kıbrıs’ta organize ettiği olayın bir devrim teşkil etmediğini “Cumhuriyetin bağımsızlığını ve egemenliğini ihlal eden bir istila” olduğunu belirtmiştir.
2 Ağustos 1975’te Viyana’da gerçekleştirilen toplumlararası görüşmelerde üzerinde mutabık kalınan Nüfus Mübadelesi Anlaşmasıyla BM’nin yardımı ile güneydeki Kıbrıslı Türkler kuzeye, kuzeydeki Kıbrıslı Rumlar ise güneye transfer edilmiştir.
Türkiye’nin müdahalesi Yeşil Hattı genişleterek bugünkü sınırın çizilmesiyle Ada’nın iki kesimliliğini, Nüfus Mübadelesi Anlaşmasıyla nüfusların bölgesel gruplaşması sağlanarak öngörülen anlaşmanın iki kesimli karakteri tanımlanmıştır. 15 Kasım 1983’te KKTC Kurucu Meclisi oybirliğiyle Bağımsızlık Deklarasyonunu kabul etmiştir. Deklarasyonda açıkça Kıbrıs Türk tarafının “Kıbrıs’taki iki halkın yanyana yaşamasının mukadderat olduğu ve eşitlik temelinde yürütülecek müzakerelerle barışçıl, adil ve yaşayabilir bir çözüm bulunması gerektiği inancında” olduğu ifade edilmektedir. İlaveten, KKTC’nin ilanıyla Ada’daki iki halk arasındaki Ada’daki ortaklığın yeniden tesis edilmesi ve sorunun diplomatik kanaldan çözülmesi hedeflenmektedir.

Pulya tuzağına düşen Kıbrıs Kıbrıs’a ilkbaharda gelen göçmen bir kuşun, karabaşlı ötleğenin namıdiğer pulyanın avlanması...
01/11/2019

Pulya tuzağına düşen Kıbrıs


Kıbrıs’a ilkbaharda gelen göçmen bir kuşun, karabaşlı ötleğenin namıdiğer pulyanın avlanması artık yasak olmasına karşın yüzyıllardır Kıbrıs’ta pulya avlanıyor. AB tarafından koruma altına alınan göçmen kuşlar arasına girince avı yasaklanan pulya kuşunun turşusu, Kıbrıs’ta çok eskiden, 1550’li yıllarda dünyaya ihraç edilirmiş.

Pulya, insanlığın ürettiği en vahşi avlama mekanizması sayesinde avlanır. Mikşa (sümük ağacı) meyveleri ezilerek, balla karıştırılır ve elde edilen bir tür tutkal zeytin veya nar dallarına sürülerek gündüzden kurutulur. Gece vakti pulyaların uğrak yeri olan ağaçlar seçilerek, “ökse” de denilen tutkallı, yapışkanlı çubuklar ağaçlara yerleştirilir. Kurdukları tuzakların bulunduğu ağaçlara pulyaları göndermek için kuşları rahatsız eden avcılar, pulyaları tuzak döşenmiş ağaçlara yönlendirir. Pulya bu ağaçlara konduğunda ayakları tutkallı dallara yapışır ve yerinden hareket edemez hale gelir. Ayakları yapışkana yapışmış pulya boynu kırılarak öldürülür ve sertleşmemesi için önceden açılmış bir çukurda av bitene dek bekletilir. Av bitince toplanan pulyalar çukurdan alınır, tüyleri yolunduktan sonra iç organları temizlenmeden suda haşlanır. Pulya sabaha karşı avlandığı için ve sabahın erken saatlerinde midesi boş olduğundan iç organları temizlenmeden pişirilen ve turşusu kurulan bir kuştur.

Halkbilimi Dergisi’nin 1989 yılında basılan 15. sayısında, Engin Anıl ve Ecdan Kanatlı’nın kaleme aldıkları araştırma yazısında pulyanın nasıl avlandığını okuduğumdan bu yana, pulya avlayanlar, pulya turşusu yapanlar ve pulya yiyenlerle aram açık olagelmiştir. Yeniboğaziçi (Aysergi)köyünde eskiden sıklıkla restoranlarda sunulan pulya ve turşusu, Güney Kıbrıs’ta birkaç yıl öncesine dek yasağa rağmen senede 250 bin adet olmak üzere hala avlanabiliyordu.

Bir hafta sonu yazısı için keyif kaçıracak denli zalimane bilgileri sizinle paylaşmamın nedeni, pulyalara yaptığımız acı infazların bedelini bugün tüm Kıbrıs olarak ödediğimize olan inancımdır. Bugün Güney ve Kuzey Kıbrıs’ta ökse tuzağına yapışmış pulyalar gibi ayaklarımızı yapıştığı yerden nasıl kurtaracağımızı düşünüyorsak boşuna değildir. Afra taframızdan geçilmiyordu ya bizlerin, dünyanın en zeki ada toplumlarından biri olduğuna inanıyor, az çalışıp çok kazanarak paranın keyfini sürüyorduk ya hani; şimdi Güney’i ile Kuzey’i ile, kafalarımızı boyunlarımızdan kıracak eller ayaklarımızdan yapıştığımız tuzaklara doğru yaklaşıyor...

Avlandık; tüm ada, topyekun, pulya tuzağının kurulduğu yapışkanlı çubuklara ayaklarımızdan yapıştık. Ya acı bir operasyonla, ayaklarımızı yapıştığı ağaç çubuklardan kurtaracaklar ya da pulya turşusu olarak Ada’yı daha hızlı terk edeceğiz ve iki toplum olarak Kıbrıs’tan ihraç edileceğiz. Pulyaların ahı ya da intikamı deyin istersiniz siz buna... Topal kuşlar olarak eski havamızdan eser kalmamış bir hayat süreceğiz bundan böyle veyahut göç yoluyla ülkemizden ayrılacağız. Rumların battığından bizim ekonomimizin uçtuğundan bahsedenlere aldanmayın. Öyle bir uçuyor ki ekonomi, batan batana...

Pulya avının tarihçesinden çıkaracağımız en büyük ders, mütevazı bir hayat sürmenin sırrına erişmemiz gerektiğidir. Ayaklarımız acıya acıya koskocaman, pek lüks arabalarımızdan aşağıya ineceğiz önce. Boyumuzun büsbüyük villalarla, ihtişamlı malikanelerle uzamadığına dank edecek kafalarımız. Borç içinde kıvranarak yaşamak yerine yavaş yavaş ve istrikrarlı büyüyerek, elimizi kolumuzu bankalara ve o meşhur “finans şirketleri”ne kaptırmadan akılla hareket etmeyi öğreneceğiz. Hesapsızca risk alanları ve akılsızca adım atanları toplumdan dışlayacağımıza, onlarla dayanışmamız gerektiğini çünkü bu ülkeden gitmek zorunda kalanların, hatta arkalarında katlanılması çok zor bir acı bırakarak dünyadan ayrılmaya düşünenlerin bizim insanımız olduğunu unutmayacağız ve birilerinin hatalarının bedellerini böyle ödememeleri için onlara olabildiğince anlayışla yaklaşmanın yollarını bulacağız.

Pulyalarla hazır yoğun bir empati kurmuşken yurttaşın içine düştüğü sıkıntılara empati ile yaklaşmayan, sorun çözmeyen ve kendi komisyonlarının peşine düşen siyasetçilere neden geçit vermememiz gerektiğini kavrayacağız. Basit yaşayarak mutlu olmanın mümkün olduğunu, mutluluğa ve huzura açılan kapının ve anahtarının altından olmasına hiç gerek olmadığını idrak edeceğiz. Aksine som altın kapılara ve altın anahtarlara sahip olmak istedikçe pulya avı kurbanlarına dönüşebileceğimizi göreceğiz tek tek...

Address

GİRNE. . LAPTA
Kyrenia
0392

Telephone

05338637715

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when kıbrıs turu posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Business

Send a message to kıbrıs turu:

Share