25/01/2026
Dün kızımız İpek, arkadaşlarıyla birlikte sahnedeydi. Oyunun adı Spiritua. Savaşlar anlatıldı; ama silahlarla değil, dansla. Çığlıkla değil, müzikle. Acı, estetiğin içine sığdırıldı. Biz koltuklarımızda oturup izledik ve düşündük: Keşke savaşlar sadece sahnede kalsaydı. Keşke bugün yaşadığımız her şey “geçmişte kalmış insanlık hataları” olsaydı da biz sadece tanık olsaydık.
Ama öyle değil. Savaş şekil değiştirdi. Cephelerden çıktı, mahallelere girdi. Evlerin içine, okul bahçelerine, sokak aralarına yerleşti. Bugün gençler birbirini öldürüyor. Kadınlar, çocuklar, büyükler… Ülkenin her yaşı şiddetin içinde.
Psikoloji der ki: Şiddet, insanın içindeki boşluğun sesidir. Görülmeyenin, korunmayanın, değersiz hissettirilenin haykırışıdır. Güç, anlam ve aidiyet bulamayan birey; öfkeyi kimlik yapar.
Sosyoloji ise şunu ekler: Eğitimle, adaletle ve umutla bağı zayıflayan toplumlarda şiddet sıradanlaşır. Aynı dil, aynı hoyratlık, aynı bakış… Birey değil; bir düzen kendini tekrar eder.
Atlas , Mattie Ahmet,Narin , Irmak , Leyla… İsimler kalıyor geriye. Hangisine üzüleceğimizi şaşırıyoruz. Çünkü acı çok, yas tutacak alan az. Bu artık tek tek trajediler değil; kolektif bir yıkım.
Biz yaşamaya geldik. İnsan gibi yaşamaya. Ama oturduğumuz yerden sadece lanetleyerek bu şiddetin dışında kalmıyoruz. Seyircisi oluyoruz. Tıpkı sahnede izler gibi… Oysa gerçek hayatta alkış yok, perde kapanmıyor.
Belki de artık sormamız gereken soru şu:
İnsan böyle mi yetişir?
Şiddete “dur” nasıl denir?
Güzel bir hayat nasıl mümkün olur?
Çünkü çocuklarımız sahnede barışı dansla anlatabiliyorsa, biz de gerçek hayatta bunu öğrenmek zorundayız.
😔😔😔