09/09/2025
YOĞUN BAKIMDAKİ ANNEYE
DUYGUSAL MEKTUP...
Gazeteci Muharrem Coşkun dün 4 saat süren riskli bir ameliyat sonrası yoğun bakıma alınan ve kritik günler geçiren annesi Hatice Coşkun için duygu dolu bir mektup kaleme aldı..
İşte Muharrem Coşkun'un, annesine yazdığı o duygu dolu satırlar...
****
Ana..
İnsan büyüyünce ‘çocukluktan çıktım’ sanırmış ya...
Nafile, ben senin yanında yine hep çocuk kalmak istiyordum anne..
Aslında sen çocuk denilecek yaşlarda gelmiştin o yalçın kayalar arasındaki Karaoğul'a… Telefonun, televizyonun olmadığı, yokluğun kol gezdiği bir dönemde, çocukluğunu bile yaşayamadan gelmiştin ‘el evi’ne.. Çabuk büyümek zorundaydın.. Anneni küçükken kaybetmiş, çocukluğun ne olduğunu anlayamadan gittiğin, bilmediğin bir başka evde anne sen olmuştun artık..
Yeni, ancak; çile dolu, acıların ve koşturmacanın aman vermediği bir hayattı bu… Günümüzde çocuk sayılan kızların yaşında iken sen, ilk çocuğunu kucağına almış ancak en sevimli çağında bu ilk göz ağrını toprağa vermiştin… Ardından dünyaya getirdiğin çocuğuna ‘Durmuş’ ismini vermen bu yüzdendi biliyorum..
Kolay değildi, hastanenin, okulun olmadığı, yoksulluğun kol gezdiği günlerde; kışla, yayla, köy arasında geçen çetin ve çileli yıllar..
Bir anne için, canında bir parçanın toprağa verilmesinin acısını ancak bir anne bilebilirdi.. Ancak ben şunu biliyorum ki; kimi yokluktan, kimi hastalıktan bazıları da kaza sebebiyle tam 7 evladını toprağa verdin.. Bir anne için, 7 evladını toprağa vermek nasıl bir acıdır anne...
Çocukken ben; senin daha 40’lı yaşlarda dualarına neden ağıtlar karıştığını, dertli türküler mırıldandığını anlamaya çalışırdım.. Anlayamamıştım, genç sayılacak yaşta saçlarına neden aklar düştüğünü, bilememiştim alnındaki derin izlerin sebebini.. Büyüyünce anladım...
Ben ısrar edince anlatmıştın anne; Karaçamurluk denilen sarp bir dağda dünyaya gelen bebek için saracak bez dahi bulamadığını.. Bir tas ayrana, bir çift çarığa muhtaç zamanlar yaşadığınız yılları.. Ağaç dallarından kaşık, çamurdan çömlek yaptığınızı.. Killi toprakla yazmalarını yıkadığını..
Çok sevdiğin bir başka evladının 7-8 yaşında hastalıktan kurtulamadığını...
'Doktor kimdir, hastane nedir bilmezdik' deyişin geliyor aklıma..
Ancak hiçbir zaman şükrünü de ihmal etmezdin, asla isyan ederken görmedim seni..
Elif Ba’nın suç sayıldığı, namaz dualarını öğretmek için İstiklal Gazisi baban Hasan Onbaşı’nın hangi sıkıntılara maruz kaldığını, jandarma korkusunun izlerini hüzünle hatırlar, ezanın özgürleştiğinde kesilen şükür kurbanlarını ise heyecanla anlatırdın bize.. Belki de, bunca yokluk ve sıkıntı içerisinde, köy yerinde en fazla adama ihtiyaç duyulan bir dönemde, ‘Tek okusun hafız olsun’ diyerek en büyük oğlunu gurbete gönderişin de bundandı..
“Biz okuyamadık, yeter ki siz okuyun, ben malı davarı güderim, Allah’ın emrinden ayrılmayın” sözlerin hala kulaklarımda çınlıyor anne..
Hatta bir defasında okuldan geldiğimde, kollarını bacaklarını yaralı görmüştüm, öğrendim ki, hayvanların peşinde düşmüştün.. Sen yine, “siz yeter ki derslerinizi aksatmayın” demiştin..
Ah be güzel annem,
o sıkıntılara katlanan, açlığı, yokluğu, yorgunluğu umursamayan, bizler için her türlü zorluğa göğüs geren melek annem, biz neden sana layık olamadık..
“Görmediğimiz acı mı kaldı hey oğul” derdin... Haksız da sayılmazdın..
Çocukken annesiz kalan, ömrünün baharında gazi babasını kaybeden, kardeşi cinayete kurban giden, canından can kattığı 7 evladını elleriyle toprağa veren, nihayetinde 50 yıllık hayat yoldaşın olan babamı gözlerinin önünde kaybeden sen..
Nasıl göğüsledin bu kadar acıyı be anne..
Açlık, yoksulluk, gurbet, ölüm, işkence... Neredeyse tüm acıları yaşamıştın..
Tüm bunlara rağmen bir kez isyan ettiğini görmemiştim.. 'Çok şükür' der, sabrı tavsiye ederdin hep..
Kısa telefon konuşmalarınızda bile, ‘namazını kıl oğlum’ deyişin hep gönlümde çınlıyor..
Kalbinin zor çalıştığı, nefes almakta zorlandığın, uykusuz sabahladığın anlarda bile bizi düşünür, üşümeyelim diye üzerimizi örtmeye çalışırdın..
Gurbet bizi erken ayırmıştı, neredeyse tüm çocuklarına hasretle geçirdin yıllarını.. ‘Zalım Gurbet’ lafını neden çok söylediğini, gurbet türkülerini dinleme sebebini şimdi daha iyi anlıyorum güzel annem..
Hele son 5 senedir tam bir çile ve sürgün hayatıydı yaşadığın.. Pandemi, kalp krizleri, bir zamanlar yalçın dağları aşan yiğit kadının, yürüyemez hale gelişi...
Gurbet ve Hasret seni o kadar yormuştu ki, Son görüşmelerimizden birinde, “İnşallah Cennette bir oluruz, orda da ayrı kalmayız değil mi?” demiştin..
İnşaallah anne inşaallah...
Nice zorlukları, badireleri atlatan sen, bu zorlu ameliyatı da, kritik yoğun bakım günlerini de atlatacaksın evvelallah... Zira, daha öğreneceğimiz çok şey var senden..
Rabbim seni başımızdan eksik etmesin, kınalı ellerinden hasretle öpüyorum güzel annem...
Muharrem COŞKUN